MEVLÂNÂ'DA METAFOR YOLUYLA FELSEFE

Türk-Islâm düşünürü Mevlânâ (1207-1273) 'nın romantik ve şâirlik
yönü üzerinde o kadar isrâr edilmiştir ki Mesnevî'smde çoğunlukla
mecâtzî (metaforlu) bir üslûpla dile getirilen felsefî unsurlar, çok
kimselerin dikkatinden kaçmıştır. Biz, onun bu özelliği üzerinde durmak
istiyoruz. Ayrıca unutmamalı ki Mevlânâ'nın felsefî açıdan de­
ğerlendirilmesi, oldukça yeni bir teşebbüstür**.
( D
TÜRK - ISLAM FELSEFESİNDE
MEVLÂNÂ'NIN YERİ VE ÖZELLİKLERİ
Bu yazıda Mevlânâ, önce târih çerçevesi içinde tasvir olunacak
(s. 19-34) ve sonra da onun felsefî görüşleri (a. 35-55) ele alınacaktır,
a) Biyografisi ve şahsiyeti hakkında bâzı mülâhazalar
Orta Asyada, Belh şehrinde 30 Eylül 1207 târihinde dünyâya
gelen ve 16 Ekim 1273 târihinde Konya'da. (-66 yaşındayken-) vefat
eden Mevlânâ Oelâleddin Muhammed, hayatının büyük kısmmı
Anadolu'da, geçirmiştir. Bu sebepledir k i ona Rûmî (: Anadolu-lu)
nisbesi verilmiştir. Babası Bahâeddin Veled, aynı zamanda sultân'ül-
** Bu hususta iki tâne lisans te&i, 1980 yılında tarafımdan yaptırılmış olup,
hor tanesi Betili KambûuJ'niD diğeri de Nurten Diner'ia mezuniyet tezidir.
N. Diner, 'halen anabilim dalımızda, «arattırma görevlisi» alarak çalışmakta ve
«Mevlânâıım Felsefesi» üzerinde bir doktora tezi hazırlamaktadır. Bu makâleyi
hazırlarken, onun fiğlerinden de yararlandım.
20
ulemâ (bilginlerin sultanı) lakabıyla anılmaktaydı çünki o devrin
felsefe ve teoloji ilimlerinde tanınmış bir kimseydi.
0 sıralarda gittikçe şiddetlenen Moğol isiîfas* sebebiyle, ihtimâl
ki 1212 veyâ 1213 yılında (-ki Mevlânâ bu sıralarda beş yanlarındaydı-)
ailesiyle birlikte BeZVten ayrılarak Suriye ve Hicaz'da, bir
süre kaldıktan sonra Anadolu'ya gelmiş ve Konya'ya, yerleşmiş­
lerdi. Bu sırada Anadolu'da, büyük bir Türk devleti olan Anadolu
Selçukluları hüküm sürmekteydi.
Mevlânâ diyor İti : — Vatanda savaş olunca, gurbet daJıa iyidir1
.
Fakat bu gibi sözlerine bakarak onun sovaş'tan kaçan bir insan olduğunu
zannetmek yanlıştır çünki böyle olsaydı, Moğollar (1243'ten
itibaren) Anadoluyu istilâya başladıklarında, başka bir ülkeye
daha kaçması gerekirdi. Oysa Mevlânâ, devamlı olarak (-Moğollara
rağmen-) Konya'da, kalmıştır.
Mevlânâ'nm babası Bahâeddin Veled (: sultân'ül-ulemâ), 1230
yılında Konya'da vefât etmişti. (Mevlânâ bu sıralarda 23 yaşındaydı)
. Genç yaşma rağmen, babasından boşalan kürsüye çıkarak
derslere devam etti. Uzak Doğu'dan yola çıkan istilâcı Moğollar,
bu sıralarda Doğudan Batı ülkelerine doğru sür'atle ilerlemekteydi.
Nitekim yolları üzerindeki Belh şehri, 1217 yılında Moğolların eline
geçmişti. Nihayet Moğollar 1243 yılında Anadoluya girdiler ve Svvas
dolaylarında, Kösedağ Savaşı'rıda. Anadolu Selçuklu ordusunu yenerek
büyük bir katliâma başladılar. (Mevlânâ bu sıralarda 36 yaş-
larındaydı). Aynı şehirde Türk düşünürü Sadreddm Konevî (1210¬
1274) ve onun hocası İbnül-Arabî (1165-1240) gibi ünlü şahsiyetler
daha yaşamaktaydı. Ne var ki Ibnül-Arabî bu büyük olaylardan
üç yıl önce (1240'ta) vefât etmişti fakat Sadfeâdin Konevî henüz 33
yaşındaydı ve Mevlânâ ile birlikte Konya'da, bulunmaktaydı.
Babasını kaybettiği 1230 yılından itibaren Moğol istilasının
meydana geldiği 1243 senesine kadar olan devrede Mevlânâ, pederinin
yakm arkadaşı olan TirmÂs'li Burhâneddin Muhakkik (öl. Kayseri,
1240)'den ders görmeğe başladı. Nihâyet birkaç yıl sonra, (ihtimal
ki 1244 senesinde), Konya şehrine garip bir zât gelmişti : Tebrizli
Şems (Şems-i Tebrîzî) adındaki bu zât, adetâ Sokrates'i andır-
1 Mesnevi (Nahifi tere. nsr. Â. Çelebioğlu), 1/95 (:2496).
21
maktaydı. Nitekim Sokrates'tem etkilenen Platon gibi, Mevlânâ dahi
Şems'ten etkilenmişti. Nasıl ki Platon, (-Sokratik Dialoglar adını
taşıyan eserleri vasıtasıyla-) Sobrates'in ismini ebedîlegtirmişse,
aynı şeklinde MevJânâ dahi, (-lirlik şiirler ihtivâ eden-)Dîvânı
Kebîr ismindeki eseriyle, hocası Şems'in ismini ebedîleştiriniştir*.
Mevlânâ, onun şahsiyetinin etkisine kendisini öylesine kaptırmıştır
ki, talebelerini ve derslerini ihmâl eder olmuştu. Konyalılar bu durumdan,
elbette ki hoşnut değildi: Anlaşılması güç bir dostluk sebebiyle
Mevlânâ'yı çevresine karşı ihmalkâr duruma sürükleyen
Şems-i Tebriz aleyhine, halk, galeyana geliyordu. Ya korkusundan
ya da Konyalıları teskin edebilmek için Şems, 1247 senesinde Konya'dan
uzaklara kaçtı*. Mevlânâ'mn biyografisindeki tipik olaylardan
biri de budur. Çunki dikkat edilirse Şems'te bulduğu irfân, her
türlü kitâbî- bİlgi'nin (ilmin) üstündeydi, ve ona bir nevi ruh coş­
kunluğu vermişti. Yukarda belirttiğimiz gibi bu etkilenme, âdeta
Sokrates ile Platon arasındaki gibi köklü bir etkilenmeydi.
Mevlânâ'mn şahsiyet yapısı, daha sonraki yıllarda da bu minval
üzere devam edecektir. Bir yandan Moğollar, Anadolu içlerinde
ilerlerken, diğer yandan da Mevlânâ sanki çevresinde hiç bir şey
olmuyormuş gibi kendi âleminde yaşamaktaydı. Şems'in (1247'de)
ânî vef âtından (veyâ kaybolmasından} bir iki yıl sonra, (1249 veyâ
1254'te) Konya'da, bir kuyumcu olan Salâhaddin Zerkûb (öl. 1263)
ile dosluk kurmuştu. Bu zâtın, altın döverken çıkardığı ahenkli seslerden
dolayı raks ihtiyâcını duymaktaydı. Konyalılar bu zâtın da
aleyhinde bulunmağa başlıyor hattâ onu ölümle tehdid ediyorlardı.
Buna rağmen SalahaddÂn Zerkûb, vefat edeceği 1263 senesine
kadar Mevlânâ'mn baş öğrencisi ve en yakın dostu olarak kalmıştı.
Dikkat edilirse Mevlânâ'mn ruhî coşkunluğu ve mûsikî'ye (: ölçülü
seslere) karşı hassasiyeti, bu devrede kendini gösteriyordu. (Bu
sıralarda Mevlânâ 45-55 yaşları arasındadır).
Çelebi Hüsâmeddin (öl. Konya, 1283) ise, Mevlânâ'mn hayatında,
{-Mesnevi adlı eserin yazılmağa başlaması dolayısıyla-)
Önemli bir yer tutmaktadır 3
. Mevlânâ, daha önceki öğrencisi olan
2 N. Keklik, Felsefenin İlkeleri, (Do&ug Yay. İst. 1982), s. 91.
* Veyâ 1247'de, Konya'da vefat ettiği de söylenmektedir.
3 Memevî'nin manzum olarak Türkçe tercümesi, Nahifi (1645.-1730) tarafından
yapılmıştır. Bu tercüme, {Farsça metin ve sadeleştirilmiş T.ürkçeslyİR)
22
Salahaddm Zerkûb'un 1263 yılında vefâtından sonra, öğrenci ve
kâtip olarak Çelebi Hüsâmeddin'i yanma almıştı. Mesnevi adlı meş­
hur eserinin ilk 18 beytini bizzat kendi eliyle yazmış fakat geri kalan
binlerce beyti bu öğrencisine dikte (:imlâ) etmiştir*. Mevlânâ
bu öğrencisinden, Me&nevî'niıı çeşitli yerlerinde övgü ile söz etmektedir.
Nihayet 1273 senesinde Mevlânâ vefât ettikten sonra Çelebi
Hüsâmeddin (öl. 1283), on yıl süreyle hocasını temsil etmeğe devam
etti. Bu zat 1283'te öldükten sonra, Mevlânâ'nm kendi oğlu
Sultan Veled (1226-1312) halife oldu ve Mevlevîlik adı verilen tarikatın
usul ve erkânı, onun tarafından düzenlendi.
Geçirdiği felâketli ve sıkıntılı yıllara rağmen Mevlânâ, son derece
optimist (iyimser) bir kişiliğe sahip görünüyordu ve özellikle
Zaiî/e'lerden hoşlanmaktaydı. Nitekim Mesnevî'sinde birçok defalar,
eğlenceli fıkralar anlatmaktan geri kalmış değildir. (Konumuzu
direkt olarak ilgilendirmediği için, bunlardan bâzılarını dipnotu
olarak göstereceğiz) 4
. Fakat bu türlü bir özellik sâdece MevDr.
Amil Çelebi&ğhı taralından yayınlanmıştır. (: Sönmez Negriyât, İst. 1967 vd.)
Ayrıca Veled Izbudak (Milli Eğitim Bakanlığı : MEB, Maarif Matbaası, 1942
vd). ve şerhli olarak Abdüîb&M GölpvnarU (MEB. Yay. ist. 1985) taraflarından
da Türkçe tercümeleri yayınlanmış tır. Daha önceleri ise R.A. Nicholson
adındaki ünlü İngiliz oriantallsti, bu eserin Ingüizce tercümesini 1925-1940 yılları
arasında yayınlamıştır. Nihayet Türkçe tercümelerden biri de, O. Mevlevi
tarafından neşredilmiş bulunmaktadır. (:Yörük Matbaası, İst. 1972). Ayrıca
Feyzi HulKi'ma : Mevlânâ, Me-mevi-lOOl Beyit adıyla yaptığı mansum terr,ü~
tne'yl de zikretmelidir. (:Doğug Matbaası, Konya, 1982).
* Bundan böyle kısaltma ve işaretler olarak :
(Mes). — Mesnevi
(Nh). — Nahifi tercümesi (nşr. DR. Â Çelebioğlu)
(İz). — Veled İzbudak tercümesi (nşr. MilU Eğitim Bakanlığı)
i Mevlânâda humor (latife) örnekleri olarak bkz.
— Mes. (Nh), 1/112-113 (: Fırtınalı bir deniz yolculuğu sırasında, bir kadı
ile bir yolcu arasında, gramer bügisi ve yü&me satı'aU konusunda geçen
tartışma hakkında).
—- Mes. (Nh), 1/118 (:Vııcut üzerine dSğme yaptırma meraklısı Kazvinli
bir delikanlı üe düğmeci arasında geçen latifeli konuşma hkk.).
— Mes. (Nh), 1/110-120 (.Birlikte avlanmaya çıkan aralan, tilfci ve Kurt
arasındaki olaylara dâir meşhur fıkra -hkk.).
— Mes. (Nh), 2/87 (: Sarhoş Ue muhtesip arasında geçen tartışma hkk.).
—• Mes. (Nh), 2/113 (: Doktor ile yaşlı adam arasında, geçen latifeli rnü-
nâzara hkk.).
23
lânâ'ya mahsus değildi çünki birçok ünlü filozofların kitaplarında
latifeler ve nükteler'le karşılaştığımız bilinmektedir6
.
b) Mevlânâ niçin Farsça ve Arapça yasmıştır?
Mâlum olduğu üzere, islâm kültürünü benimseyen bütün dü­
şünürlerimiz çoğunlukla arapça (ve bâzen de farsça) yazmışlardır.
Çünki o devrin kültür lisanları bunlardı. Tıpkı Hıristiyan Ortaçağ
milletlerinin Lâtvnee yazmaları gibi. Nitekim latince'nin Avrupada
hâkimiyeti sâdece Ortaçağda değil. Yeniçağda bile uzun bir süre
devam etmiştir.
Mevlânâ'nın farsça (ve az mikdarda arapça) yazması da bu
çerçevede değerlendirilmelidir. Nitekim Prof. Neşet Çağatay, bu konuda
dikkatimizi çeken mülâhazalarda bulunmuştur. Diyor ki Mevlânâ'nın
Konya'da, medresede verdiği dersler farsça idi. 0 bu dersleri
sokaktan gelen kişilere değil, farsça bilen, felsefede, tasavvufta
ve Islâmî bilimlerde yetenekleri olan elit (: seçkin) bir topluluğa
veriyordu. ... Bu derslerin farsça verildiğini, bunlardan bir kısmını
oluşturan Fih Mâ Fih adlı eserinden de anlıyoruz9
.
Bu görüşler çoğunlukla doğru olmakla beraber, burada katılmadığım
tek nokta, Mevlânâ'nın sâdece elit zümreye hitâp ettiği
görüşüdür. Çünki Mevlânâ, -kanâatıma göre- sâdece elit zümreye
değil, özellikle halk tabakalarına da seslenmek gâyesindeydi. Bunu
gösteren nokta, düşüncelerini hikâyeler hâlinde ve mecaslar'la. ortaya
koymasıdır. Elit zümreye hitâb eden eserlerde, elbette ki bunların
yeri olamazdı.
Her ne olursa olsun, Celâleddin Rûmî'nin eserlerini farsça yazmasının
iki önemli nedeni daha vardır : Birincisi o bölge şehirlerindeki
şâirler, ... edebiyatçılar, felsefeciler ve mutasavvıflar gibi
— Mes. (Nh), 2/116 (: PÜ030/ ile cahil köylü arasında, gregen konuşma hkk.).
— Mes. (Nh), 4/31 (: byt. 786-788) ( •. Neyzen fıkrası).
— Mes. (Nh), 4/Ö2 (Byt 15B9 vd) (: Htrstss'm.çaldığı soi-ifcMtk,).
5 Bu konuda çeşitli filozoflardan Örnekler için bkz. N. Keklik, Filo&oJTarm
özelliklen, (Doğuş Yayınları, İst. 19B3), s. 79-96.
6 N. Çağatay, Mevlânânın Yası DM Niçin Türkçedhr ? s. 30 (: Mevlânâ;
Yirmialtı Büim Adavtıumın Mevlânâ Üzerine Araştırmaları; hazırlayan Feyzi
Halım; Ülkü Basımevi, Konya, 1983 İçinde, s. 36-42).
24
bilim adamları arasında, medreselerde farsça yaygındı. Oralardaki
dersler genellikle farsça yapılıyor, eserler farsça yazıhyor, hattâ
devletin resmî yazışmalarında farsça kullanılıyordu. Bilindiği gibi
bu gelenek, Anadolu Selçukluları veziri KaramanoğlU Mehmed Beğ'
in 1277 yılında Türkçe'yi resmî dil ilân edişine kadar, Anadolu Sel-
çukluları'nda da sürmüştür. ... İkinci nederi, kendi ailesi içinde ve
bütün Hârezm bölgesinde, Belh'te (-Mevlânâ'nm ve âilesinin-) konuştuğu
Türkçe, Hârezm lehçesi idi ki, bu lehçeye Hâkâniye leh­
çesi, (yâhut) Kaşgar veyâ Doğu Türkçesi denir. (bkz. F. Köprülü,
Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar, S. baskı, s. 130; N. Çağatay'
m ref.) Mevlânâ'nm gelip yerleştiği Anadolu Selçukluları'nm leh­
çesi ise, türkmenee yâni Oğuzca idi. Bu lehçeye Kıpçakça veyâ Batı
Türkçesi de denir. Bu iki büyük Türk lehçesi yâni Hâkâniye
türkçesi ile Oğuzca arasında, yapı ve vurgu bakımından, daha onbirinci
asırda bile kesin ve büyük bir takım ayrılıklar olduğu, Mahmûd
Kasgarî'nin, üzerinde iki yıl çalışarak 1074'te bitirdiği Divâna
Lugât'it-Türlc'ünden anlaşılıyor. Yani Mevlânâ Anadoluya geldi­
ğinde, eserlerini Türkçe yazsaydı, doğup büyüdüğü ailesinin ve
Hârezm bölgesi halkının konuştuğu hâkâniye lehçesiyle (: Doğu
lehçesiyle) yazacaktı. Bu lehçe ise, Anadoluda konuşulan Oğuz
lehçesi'nden {: Batı Türkçesî'nden) farklı olduğundan, yeni geldiği
bu bölge halkı onu râhatça anlayamayacaktı 7
.
Tabiatıyla sâdece Mevlânâ (öl. 1273) değil aynı zamanda onun
akranları (msl. Sadreddin Konevî : öl. 1274) ve hatta selefleri olarak
hemen bütün filozoflarımız,' çoğunlukla arapça ve arasıra da
farsça eserler yazmışlardı. Ama bunlardan pek az bir kısmı, halkın
anlayacağı şekilde eserler kaleme almışlardır. Meselâ Gazzâlî
(Öl. llll)'nin bâzı kitapları ve özellikle Sühreverdî (öl. 1191)'nin
halk için yazdığı senbolik ve tasavvufî risaleler gibi 8
. Şu halde
farsça (-ve bâzen de arapça-) yazmasına rağmen Mevlânâ, herşeyden
önce geniş halk kitlelerine hitap etmek amacındaydı. Bu gâ-
sini gerçekleştirmek için dayandığı hususlardan biri de, (-daha
7 N. Çağatay, aynı eser, s. 38-39.
8 Bu risaleler'den 15 .tanesi, Henry Corbin, tarafından fransiscaya tercüme
edilmiştir. Bkz. Sh'ıhaboddin Yahya Suhraanardi, Shaykh al-lshraq : L'Archange
Empourpré; Quinze Traités et Récits Mystiques, traduits du Persan et de l'Arabe
par Henry Corbin, (Librairie Arthème Fayard, Paris 1976).
25
önceki sayfalarda değindiğimiz üzere-) mecazî ifâdeler kullanarak,
her fıraatta benzetmeler (: metaforlar) yapmasıdır. Çünki böyle bir
üslûp tarzında, soyut (mücerret) meselelerin somut (müşahhas)
örneklerle anlatılması mümkün olmaktadır. Başka bir ifâdeyle :
Birçok filozoflar, gerek üslûp güzelliği maksadıyla ve gerekse pedagojik
endîşelerle, kendi görüşlerini metafor (: benzetme) yoluyla
dile getirmişlerdir.
Mevlânâ'yı bir felsefeci gözüyle incelerken dikkat edilmesi gereken
bir nokta daha vardır : Bilindiği üzere filozoflardan bâzı­
larının üslup ve ifâdeleri oldukça zo r anlaşılmaktadır; bâzı filozoflar
ise (-ki bunlar çoğunluktadır-), umumiyetle kola y anla­
şılan bir üslup kullanmışlardır. Mevlânâ'nın da üslup ve ifâdeleri
bu sınıfa girmektedir. Çünki onun gayesi, büyük çoğunluk tarafından
anlaşılmak ve geniş halk kitlelerine hitap edebilmektedir.
Bu sebepledir ki Mevlânâ, düşüncelerini dâimâ benzetmeler (metaforlar)
vâsıtasıyla dile getirmiş ve bunları da hikâye paketleri
içinde sunmuştur. Halkın hikâye olarak gördüğü bu zarflar içinde
Mevlânâ, felsefî düşüncelerini senboller hâlinde ifâde etmiştir ve aneak
felsefî formasyona sâhip bulunan kimseler (-şayet dikkatle
okurlarsa-) bunun farkına varabilmektedirler. Nitekim Mevlânâ
diyor ki : — Maksadım sizlere hikâye anlatmak değil, kıssadan
hissedir'.
c) — Mevlânâ'nın üslûbu ve metafor'lardan yararlanması
Mevlânâ'nm üslûbunda ve te'lîf usûlünde dikkatimizi çeken
noktalardan biri de, (-bâzı mensur yazıları bir yana bırakılacak
olursa-) umumiyetle şiir hâlinde (manzum olarak) düşüncelerini
ifâde etmesidir, paha İlkçağ-
felsefesinden itibaren bu usûlü kullananlar
yanısıra, Türk-îslâm Felsefesi târihinde de meselâ İbn
Sînâ (980-1037)'nm, bir tânesi mantık ve bir tanesi de tıp konusunda
olmak üzere şiir hâlinde eserler yazdığını bilmekteyiz. Ayrıca
ünlü düşünür İbnül-Arabî (1165-1240) 'nin de El-Fütûhâfül-Mekkiyye
adlı eserinin bâb başlarındaki şiirler, onun manzum olarak
düşüncelerini ihtiva etmektedir. Ayrıca hemen bütün düşünürlerimiz
ve bilginlerimizin de muhtelif şür'leri bulunmaktadır. Fakat
9 Mesnevi (Nh.), 2/108 (:3000).
26
Mevlânâ'nın onlardan farklı olan yönü, nesir'den pek fazla olarak
şiir yoluyla ifâdeden hoşlanmasıdır. Nitekim 25.700 beyit ihtiva
eden Mesnevî'sini şiir hâlinde (-Farsça olarak-) meydana getirmiş­
tir. Altı cilt (eski deyimiyle : altı defter) olan bu meşhur eserde,
onun felsefî düşüncelerini (-kitabını fişlemek sûretiyle-) tesbit
edebilmekteyiz.
Nihâyet şunu da ilâve edelim ki Mevlânâ, mümkün olan en
basit ifâd-e tarzını seçmiştir. Çünki onun maksadı, bâzı Avrupalı
filozofların da arzuladığı gibi, «... anlaşılır olmak ...» tan başkası
değildi1
". Ayrıca geniş kitlelere kadar inmek de istiyordu ve bu sebeple
olmalıdır ki hikâyeler, senboller ve mecaslar'dBn yararlanı­
yordu.
Önemle vurgulanması gerekir ki Mevlânâ sâdece, cezbe hâünde
şiirler söyleyen, raks ve mûsikî ile kendinden geçen ve bütün bunlarla
Tanrıya ve insanlığa olan sevgisini dile getiren bir şâir de­
ğildir. Bu tür yorumlar, Mevlânâ'nın sâdece dış yüzünü görmek ve
gerçek gayesini görmezlikten gelmekten başka bir şey değildir.
Aksine olarak Mevlânâ, mutlaka felsefe okumuş ve (-örneklerini gelecek
sayfalarda göreceğimiz üzere-) bütün felsefe disiplinleri ve
problemleri üzerinde düşünmüştür. Bu konudaki eğitimi belki de
Şems-i Tebrîzî ile mahrem konuşmaları sırasında yahut ta bizzat
babası ile birlikte olmuştu. Düşüncelerini rnecâzî şekilde ve hikâyeler
hâlinde sunması da, sâdece kültürlü çevrelere değil, aynı zamanda
geniş halk kitlelerine inmek için olmalıydı.
Mevlânâ'nm bu üslup özelliğinin dayandığı gerekçeyi anlayabilmek
için, (-konu dışına çıkmak sakıncasına rağmen-) bu husûsiyetin
başka filozoflarda da bulunup bulunmadığı konusunda birkaç Örnek
göstermemiz gerekecektir.
Felsefede metafor, daha ilkçağ filozoflarının eserlerinden itibaren
kargımıza çıkmaktadır. Meselâ Platon (m.ö. 427-347) 'un pek
10 Meselâ ünlU filozof George Berkeley (1685-1753) diyor kl : -Herkes tarafndan
anlaşılmak istiyorum, (bkz. A Treatise Concerning the Principles of
Human Knowledge, s. 533^ (ed. B.A. Burt, The English Philosophers From Bacon
to Mill, The Modern Library, New York, 1939).
Aynı şekilde ünlü filozof Kımt (1124-1804), son derece güç anlaşılan üslû­
buna rağmen, göyle demek zorunda kalıyordu : -Ben, sâdece ranJaştİmıg olmak
istiyorum, (bkz. Kant, Kritik der praMischen Vermmft, s. 11; ngr. Dr. E . Keller¬
mann, Berlin, 1922).
27
meşhur olan Mağara Metaforu'nia. îdealar teorisi bir takım maddî
senboller vasıtasıyla anlatılmaktadır. 1 1
. Ayrıca Aristoteles (m.Ö.
384-322), birbirinin zıddı olan Demokrasi ve Oligarşi devlet bi­
çimlerini yine birbirinin, tam zıddı olan Güney Rüzgarları ile Kuzey
Rüzgarları^na b e ıı z e t m e k 'tedir." Nihayet Pitagoras (m.ö. 570¬
494), tıpkı mevsimler gibi, insan hayatında da dört mevsim- bulunduğunu
ve çocukluğun İlkbahar, gençliğin yaz, olgunluğun Sonbahar
ve ihtiyarlığın da Ktş mevsimi gibi olduğunu söylemekteydi13
.
Belirttiğimiz üzere, Hıristiyan Ortaçağ felsefesinde de bu konuda
câzip ve güzel metafor örnekleri vardır ki, bunlardan bazı­
larını göstermek uygun olacaktır.
Meselâ Auyustimts (m. 354-430), La Cité de Dieu adlı eserinde,
bir milleti teşkü eden fertler'in, alfabedeki harfler gibi olduğunu
söylemektedir 1 4
.
Salisbury'U John (1120-H80), şüphesiz ki bu konuda Pârâbî
(öl. 950) ile GazzâlK (öl. 1111) 'den esinlenmek suretiyle bir metafor
yaparak diyor ki : Devlet bünyesi ile insan bedeni arasında yakın benzerlik
vardır : Nitekim insandaki baş ile devlet başkam, bütün organlar
üzerinde hâkim olan unsurlardır. Kalb organı ile meclis arasında
da fonksion benzerliği vardır. Daha sonra çiftçiler (ve ağır iş­
çiler) ise, ayaklar gibidir; şayet ayaklar (yani bunu temsil eden
işçiler) sağlam olmazsa, Devlet'in de kolayca ayakta duramayaca­
ğını ifâde etmektedir10
.
Aquino'lu Thomasso (1225-1274) dahi, Devlet başkam ile gemi
kaptanı arasında benzerlik kurmuştur. Çünki her ikisi de kendi gemisini
selamete kavuşturmayı amaçlamaktadır111
.
11 Platon, Devlet, (tere. S. Eyüboglu ve A. Chııeoz; Remzi Kit. îst. 1975),
s. 199-200.
12 Aristoteles, Politika, (tere. N. Berkes, ist. 1944; MBB Tay.), 4/49.
13 ljaertiua, Vie, Doctrines et Sentences des Philosophas İUtLstres, (ti'ad.
par R. Genaille; Paris, 1965; Ed . Garnier - Flammarlen), 2/128.
14 Aiiguatinus, La Cité de Dieu, ( : Tanrı Devletinden Seçilmiş Parçalar,
tere. M. Tunçay, Bahtla Siyasal Düşünceler Tarihi, 1/213-234 içinde), s. 213.
15 John of Salısbury, Policrativus, (tere. N. Çolakoğlu, An'k. 1959;Boiı.
77 Mes. (Nta.), 1/12 (:281).
78 Mes. (îz), 4/4 <: 65).
79 Mes. {İz.), 5/269 (:3295).
49
ki : — Yılanın zehiri, yılana hayattır, in&anaysa ölüm. Deniz yaratıklarına
deniz, bağ-bahçe gibidir, fakat karada yasayanlara ölümdür60
.
Bütün bunların yanısıra, iyi ile fcötw.'nün fizyolojilr etkenlerle
belirlendiğini de söylemekteydi. Nitekim Mevlânâya göre mizaç
(bünye) bozulunca şeker acı, sirke tatlı görünür" Aynca, nesnelerin
bizim üzerimizdeki etkileri de, o andaki bünyemizin psisikfizyolojik
şartlarına bağlıdır. Bunu da bir örnekle belirtmek için
olmalıdır ki Mevlânâ şöyle diyordu : — Meselâ on gündür birşey
yememiş (olan) bir açla günde beş öğün yemek yiyen bir tok, her
ikisi de ekmeğe bakarlar; tok olan, ekmeğin dışım (ve) şeklini, aç
ise, (ekmeğin) ... özünü görür 8 2
. Demek ki Mevlânâ'ya göre iyi ile
kötü'min ayrıca fizyolojik sebeplerde de izah edilmektedir.
Yukarda belirtildiği üzere Mevlânâ diyordu ki iyi ile kötü, birbirine
zıt görünmekle beraber, ayni asil (tek kaynak)'tan doğmaktadır.
Bunu doğrulayacak bir husus daha var ki, her fcörii'nün içinde
bir iyilik bulunduğu gibi, her iyi'nin içinde de bir kötülük (şerr)
mevcuttur Bu sebeble kötülük ve iyilik (şerr ve hayr), bir
(: ayni) şeydir, parçalanmaz 0 3
.
Madem k i iyi ve kötü 'kavramları rölatif (izâfî)'dir o halde bir
filozof, bunları tartışacak yerde, bir takım ahlâkî Öğütler sâyesinde,
mensup olduğu topluma ve hattâ bütün insanlığa yol göstermeyi
tercih etmelidir, işte Mevlânâ da böyle yapmıştır. Nitekim maxim'
ler halinde diyor ki :
— Manevî yücelik, temiz ruhtadır8
*.
— Putları kırmak kolaydır fakat nefs'i kırmak kolay değildir 3 5
.
— Gümüş Ve altm'a esaretin ne zamana kadar sürecek? Testiy
i denize daldırsan da, bir günlük rızktan fazlası nasip olmaz86
.
80 Mes. (Iz.), 4/7 (: Ö8-6S).
81 Fİh-mâ-Fîh, s. 78 (tere. M. Anbarcıoğlu).
82 Fİh-mâ-Fİh, s. 113.
83 Fih-mâ-Fîh, s. 324-325.
84 Mes. (Nlı.), 1/24 (:606).
85 Mes. (Mı.). 1/32 (. 812).
86 Mes. (Nh), 1/3 (: 19-20).
Felsefe Ar . F . 4
50
— Ahlâksızın kötülüğü yalnız kendine değildir; o, bütün dünyâya
karışıklık ve ateş verir 8
'.
•— Kuyumcumm işi demirei'ye geçmediği gibi, iyi huylu'mm .
huyu da kötü huylu'ya geçmez (tesir etmez)88
.
— İnsan seklinde şeytan'lar vardır : Dikkat et, her ele yapış­
ma. Gör ki avcı, hiyle ile kuşu yakalamak için, ıslık çalar
ve ötme taklidi yapar89
.
— Kalbi kötü olanın sözleri de kötü olur... 8 0
.
— Gümüş, ay gibi beyazdır fakat elleri ve elbiseyi kirletir 8 1
.
— Yay için doğru ok lâzımdır; eğri ok menziline ulaşamaz.
Sen de doğru ok gibi ol ki, yay seni menziline ulaştırsın".
f) Toplum ve Devlet görüsü
Bütün bunlardan sonra, ortaya çıkan soru şudur : İyi ile kötü
(hayır ve gerr), fertlerin nazarında böyle ise, acaba toplum ve
devlet açısından nasıldır? Mevlânâ bu soruya da cevap aramıştır.
Bu iki kavramın, topluma nasıl yansıdığını düşünecek olursak, bir
kişinin kötü saydığı şeyi bütün toplumun kötü saymasına imkân
yoktur; ayni şekilde, tek kişinin iyi bulduğu bir şeyi de bütün
toplumun kötü bulması mümkin değildir. Çünki, daha önce gördüğümüz
üzere, iyi ile kötü hem isâfî (relatif) hem de enfüsî (sübjektiftir,
gu halde iyi duygusunun mümkin olan yaygınlığı sebebiyle,
bütün toplum için bir ortak vyi ortaya çıktığı gibi kötü duygusunun
mümkin olan yaygınlığı sebebiyle de, bütün toplum için bir
ortak kötü' ortaya çıkacaktır. İşte bunlardan hangisinin daha ağır
bastığına dikkat ederek, o toplumun değer yargılarını tayin edebilir
87 Mes. (mı,), 1/5 (:80).
88 Mes. (Nh.), 1/68 (:1772).
89 Mes. (Nh.), 1/14 (: 328-329). Buna benzer bir görüş, daha önce İbn Miskeveyh
(932? - 1030) tarafından da öne sürülmüştür. Bkz. Ahlâkî Olgunlaşttrma,
(tere. A. Şener vd. Kültür Bak. Yay. Ank. 1983), a. 141-142.
90 Mes. (Nh.), 1/19 (: 465).
91 Mes. (Nh.), 1/19 (:471).
92 Mes. (Nh.), 1/36 (: 1143-1144).
51
ve bundan sonra da o toplumun benimsediği ortak iyi'den doiayı
mutlu olduğunu (-çünki iyi olan mutluluk verir-) veya aksine, ortak
kötü'den dolayı, mutsuz olduğunu söyleyebiliriz.
Böyle bir utilitarist tesbitin, Mevlânâ açısından mânası şudur :
Miladî XIII. asır, Moğollar tarafından Anadolu'nun, maddî ve manevî
tahribatına sahne olmuştur. O yıllarda hayatta bulunan Mevlânâ,
gerçekte optimist (iyimser) bir insan olmakla beraber, (yuk.
bkz.), toplumun kötümser duruma düştüğünü de görmezlikten gelemiyordu.
Savaşların kaçınılmaz sonucu olarak ahlâk bozukluğu
ve kötülüklerin yaygınlığı, her halde düşünen kafaları ümitsizliğe
sevk ediyordu ki, buna karşılık Mevlânâ, yaygılaşmış sanılan kö­
tülüklerin sathî oluğunu (yüzeyde kaldığını) belirterek, Anadolu
Türklerini teselli etmek yoluna gidiyordu. Diyordu ki : — Çerçöp,
habbeler gibi, suyun yüzünü Örter; fakat bunlar bir tarafa sürüldü
mü, (temiz) su görünür".
imdi bu güzel metaforu, yukarıda belirttiğimiz soruya uygulayacak
olursak diyebiliriz ki, savaş vs. gibi sebeblerle herhangi
bir ülkede ortaya çıkan ve yaygınlaşmış görünen kötülük, mutlakâ
sathî'dir. Yani, Mevlânâ'ıım dediği gibi kötülük, âdetâ temiz su'
yun sathım kaplayan çerçöp gibidir : Şayet yüzeydeki (satıhtaki)
bu çöpler kaldırılacak olursa, su'yun (yani toplum'mi) temiz olduğu
görülecektir. Demek ki Mevlânâya göre toplumun büyük ço­
ğunluğu,. İyi ve temizdir fakat kötülük az olduğu halde, bütün sathı
kapladığı için, yaygın ve çok görünecektir. İşte insanların bedbin
(pessimist) olmasına sebep olan da budur. Oysa Mevlânâ nikbin
(optimist; iyimser) bir düşünür olduğu için, sadece yüzeyde kalan
kötülük'ün kemmiyetçe az olduğunu çevresine telkîn etmek ve aşılamak
istiyordu. İşte bu açıdan toplum felsefesine de eğildiği görü­
len Mevlânâ'nın bir yeni toplum meydana getirmeğe çalıştığı da
muhakkaktır. Şöyle k i :
Savaşın tahribatıyla enkaz haline gelen Anadolu'nun yeniden ihya
edilerek ayni topraklar üzerinde bir yeni devlet kurulması gerekiyordu.
Bunun için yapılacak iş, evvela enkâz'm kaldırılması ve
ayni zemin üzerinde yeniden binâ kurmak't&n ibaretti. Gâliba böyle
bir tasavvuru dile getirmek için olmalıydı ki, metafor yoluyla şöyle
93 Mes. (İz.), 3/173 (-1828).
52
diyordu : — Bir evin temelini atacakları zaman, oradaki eski yapıyı
yıkarlarSi
. Yahut başka bir misalle diyordu ki : — Yazan
kişi, önce yazı yazacağı tahtayı yıkar (ve) temizler, sonra da ona
harfleri yasar35
.
Acabâ, üstü örtülü olan bu sözlerle Mevlânâ, kendisinden bir
çeyrek asır sonra temelleri atılacak yeni bir Türk devletim (Osmanlı
imparatorluğunu) mu îmâ ediyordu? Şayet böyle ise, bu yeni
Türk devletim kuracak olanların bilmesi gereken ilkeler vardır :
Evvelâ bilmelidir ki : — Eğer bir ağaçtan dal kırılsa, kök kuvvetli
olduktan sonra, yine yetişir. Fakat kök çürük olursa, o zaman ne
dal ne de yaprak kalır96
.
İmdi, Türk milleti temel bakımından sağlam olduğuna göre,
kırılmış olan dallarının yeniden filizlenmesi mukadderdir. Şu halde,
%...âdetâ yer altından su çıkarmak için, toprağın kazılması gibi...3
'
1
.
Türk milletinin sağlam olan köklerine ulaşmak lazımdır. Sonra da
millî bünyemizin temizlenmesine sıra gelecektir : Mesnevî'deki bir
beyitte şunları okuyor ve çağrışım yapıyoruz : — Havuz temizleninceye
kadar, suyunu keserler, sonra da su, ona bir parlaklık (ve)
güzellik verir91
. Başka deyişle, millî bünyemizin sathını kaplayan
çöplerin temizlenmesi için, şayet gerekiyorsa havuza gelen suyu
kesmeli ve böylece havuzu taze su ile yeniden doldurnıahdır.
Kurulacak Türk devleti için yapılması gereken işlerden biri de,
miUî kültür'ün devamını sağlamaktır : Mevlânâ bu noktayı da dü­
şünmüş görünmekte d ii'. Mesnevî'deki bazı beyitler, acaba bunu mu
îmâ etmekteydi? Kesinlikle söylemek kâbil değildir fakat Mevlânâ
böyle bir yeni devletin, daha önceki temeller üzerine kurulmasından
yanaydı. Yaptığı güzel bir metafor sayesinde anlatmak istiyordu
ki : — Beyaz bir kâğıda yazı yazarsan, o yazı, kâğıda bakar
bakmaz okunur. Fakat (daha önceden) yazılmış bir kâğıda yazarsan,
okunur ama iyi anlaşılmaz ve insan, yanılabilir. Çünki o (önceden)
karalanmış kâğıt üzerine (tekrar) yasıldı mı, her iki yazı
94 Mes. (Iz.), 2/170 (: 1830).
95 Mes. <îz.), 2/170 (: 1827).
96 Fth-mâ-Wlh, s. 286-287.
97 Men. (İz), 2/170 (:1831).
98 Mes. (Nh.), 1/14 (:320).
53
da körleşir, hiç bir mânâsı kalmaz. O kâğıda üçüncü bir def A yazarsan,
... tamamiyle kapkara olur (: hiç bir şey okunmaz)89
.
Bu metafonı yorumlayacak olursak diyebiliriz k i Mevlânâ,
Moğollar tarafından tahrip edilen Türk Selçuklu devletini, âdetâ
üzerinde yazılar bulunan bir kâğıda benzetmekteydi. Şayet bu kâğıt
üzerine, eski izleri sihneksizin tekrar bir şeyler yazacak olursak,
iki yazı birbirine karışacak ve her ikisi de okunmaz hâle gelecektir.
O halde (-Mevlânâya göre-) yapılacak ilk iş, birinci yazının izlerini
tamamen ortadan kaldırmak ve sonra, yeniden yazmaktır. Hele
aynı kâğıt üzerine üçüncü bir defâ yazmağa kalkışmak, büsbütün
kötü sonuçlar verecek ve yazılardan hiç biri okunamayacaktır. O
halde (Mevlânâya göre-) yeni bir devlet kurulurken, eski devletin
bulunduğu zemin (-ki burada kâğıda benzetilmiştir-) kullanılmalı­
dır. Yeter ki «,. ilk yazının izlerini silmiş olalım..» Yahut daha önce
zikrettiğimiz bir metafora göre, ağacın kökleri sağlam olduğu müddetçe,
aynı köklerden yeni füizler'iıı çıkmasını beklemelidir. Fakat
unutmamalı ki, esas olan dâimâ ilk zemin'dir ve oradaki enkazlar
temizlendikten sonra, yeni bina tekrar bu zemin üzerine kurulmalıdır.

Görüldüğü üzere Mevlânâ, diğer filozofların yaptığı gibi, devlet
biçimleri (msl. demokrasi, aristokrasi, oligarşi vs.) üzerinde de­
ğil, sâdece kendi yaşadığı devletin yapısı üzerinde durmuş ve o
devirdeki savaş felâketleriyle parçalanan, hattâ yıkılan Türk devletinin
ihyâ edilmesi için bir takım tedbirler düşünmüş ve bu dü­
şüncelerini de metaforlar hâlinde ortaya koymuştur. Bu tasavvurlarda
ise devlet adamı veya devlet başkanı imajı, meselenin odak
noktasını teşkil etmektedir. Kendinden önceki düşünürlerden farklı
olarak Mevlânâ, bîr takım teoriler ileri sürecek yerde de, bu gibi
önemli şahsiyetler için pratik öğütler'de bulunmaktadır. Meselâ
düşmanlara karşı dâimâ uyanık olmak gerektiğini, şöylece dile getirmekteydi
: — Düşman, sana dostça (: dost gibi) söylerse de,
(mutlaka) bir hiylesi vardır, inanma; Düşman sana seker verse de o
(belki de) bir öldürücü zehir'öirıaa
.
99 Mes. (İz.), 2/314 (: 3382-3385).
100 Mes. (Nh ), 1/49 (: 1244-1245),
101 Mes. (Nh. 1/53 (:1368).
54
Görülüyor ki Mevlânâ'nın tavsiyelerinden biri de, düşmana
karsı uyanık olmak'tır. Onun nazarında, tedbirli olmak öylesine
Önemüdir ki : — Sen fil (kadar) güçlü olsan da, düşmanı zayıf görme101
demek ihtiyacını duymaktadır.
Mevlânâ'nın zihninde oluşan bu kavramlar, elbette ki Moğollar'
m Anadolu Türklerine ve diğer İslâm milletlerine gösterdikleri
düşmanlığın neticesiydi. Çünki onun zamanında Moğollar bütün
Anadoluyu tahrip etmişlerdi. İstilacı kuvvetlerin bu sırada bâzı
tatlı fakat aldatıcı davranışlarına da bu sebeple inanılmaması gerektiğini
söylüyordu, (bkz. br. dn. 100'deki metin). Hattâ bununla
da kalmıyarak, istilacı kuvvetlerin etkisini zayıflatmak için, onları
birbirine düşürmenin gerektiğini gösterecek bir fıkra anlatmaktadır
1011
. Şüphesiz ki onun en büyük amacı, bu tür felâketler sebebiyle
parçalanan millî birliği yeniden kurmaktı ve bu sebepledir
ki :
Mâ berây-% vasi kerden âmedîm
Ne berây-ı fasl kerden âmedîm
yâni
Biz, birleştirmek için geldik,
ı Ayırmak için gelmiş değiliz
demekteydi ve millî birlik için dil birliği üzerinde de durmaktaydı.
Nitekim : —• Bir Türk ile bir Hintli, ayr ı milletlerden oldukları
halde şayet aynı dili kullanırlarsa, ayn ı millettenmiş gibi olurlar.
Fakat iki Türk, ayn ı milletten oldukları halde, şâyet ayr ı dille
konuşurlarsa, ayr ı millettenmiş gibi olurlar. Bu sebeple aynı dili
konuşmak, dostluğa vesiledir. Çünki aynı lisanı bilmeyince, dostluk
kurulamaz103
.
Mevlânâ bütün bunları senbolize etmek için de, pek meşhur olan
bir fıkra anlatmaktadır : Aynı nesneye verilecek dört ayrı isim yü-
102 Mes. (Nh.), 2/79-80 (.2187-2232).
103 Mes. (Nh.), 1/49 (: 1258-1259); bu fıkra, İbn Arabşâh (öl. 1450)'in
Fâfcı/tefüî-iîiile/d. adlı eserinde de, (kısa olarak) mevcuttur. Bkz. N. Keklik,
Filozofların), özellikleri, (lat. 1983), 3. 104.
55
zünden, insanlar arasında nasıl kavga çıktığına dâir olan engür,
ıneb, stafil ve üzüm fıkrası, pek meşhurdur1
"*.
Kavram birliği ve dolayısıyla kültür birliği bize elbette ki müU
birlik yolunu açacaktır. Bu ise, bir yandan düşünürler (: mütefekkirler)
ve diğer yandan da devlet adamları tarafından başarılabilecektir.
Bunların en büyük vasfı da, ileriyi görmek'tir. Nitekim Mevlânâya
göre : — İleriyi görmeyen kimseler, mânen kor sayılır. 1 0 6
Ayrıca : — Zayıf düşünceli devlet adamının (:emîr'in) hâli de zordur1™.
Bunun içindir k i devlet idâresindeki şahsiyetlerin ileriyi gö­
ren ve kararlı kimseler olması gereklidir. Şüphesiz ki bîr politikacı'
mn aynı zamanda Ölçülü konuşması da icap eder. Çünki diyor Mevlânâ
: — Dilin söylediği bir söz, yaydan fırlayan ok gibidir : Atılan
ok, elbette ki geri dönmez107
.
Devlet adamları arasında en yüksek mertebeye sâhip bulunan
devlet başkanı'na. gelince, Mevlânâ bu mertebedeki şahsiyetlerin,
(-tıpkı daha önce Fârâbi'nin düşündüğü gibi-) mükemmel insan
olması gerektiğini vurgulamaktadır. Böyle olduğu takdirde, ona tabi
olacak yardımcı] arının da mükemmel insanlar olacağı kanâatındaydı.
Bu konuda yaptığı bir metafor (: benzetme) île diyordu
ki : — Devlet başkanı, bir havuz gibidir; onun adanılan (: yardımcıları)
ise, bu havuzun kenarlarındaki lüle'lere benzer. Şayet havuzun
suyu temiz olursa, lüle'lerden saf su (: temiz su) akacağı gibi,
havuzun suyu pis olduğu takdirde de, Jale'lerden kirli su akacaktır 108
.
Sonuç olarak görülüyor ki Mevlânâ, diğer bütün filozoflar gibi,
felsefenin kapsamına giren her çeşit felsefî problem üzerinde düşünmüş
ve allegorik ifâdelerle kendi görüşlerini ortaya koymuştur. Şu
halde onun Mesnevî'deki hikâyelerinin altında yatan bu meselelerin
farkına varmaksızın, Mevlânâ hakkında gerçek bir değerlendirme
yapmak doğru sonuçlar sağlamaz.
104 Mes. (Nh.), 2/134-135 (: 3719-3737): Bu fıkra, Asık Pasa (1272-1333)
tarafından, Gariîindme adlı eserinde tekrarlanmaktadır. Bkz. H.Z. Ülken, İslâm
Düşüncesi, tat. 1946, s. 147.
105 Mes. (Nh.), 1/108 (:2823).
106 Mes. (Nh.), 1/43 {: 1102).
107 Mes. (Nh), 1/67 (: 1T24-İ725).
108 Mes. (Nh), 1/112 (: 2924-2925).

No comments yet

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Sponsorlu bağlantılar