Modern İran Öyküsünün Kurucusu MUHAMMED ALİ CEMALZÂDE Hayatı, Eserleri ve Edebi Üslubu

A. Hayatı
İran’da Avrupai anlamda hikayeciliğin kurucusu
Seyyid Muhammed Ali Cemalzade 1891 yılında
Isfahan’da dünyaya geldi. Babası Seyyid
Cemaleddin Vaiz-i Isfahani meşrutiyet
hareketine katılan hürriyetçilerden olup meclisin
topa tutulmasından sonra (Temmuz 1908)
Muhammed Ali Şah’ın emri ile Berucerd’de
şehit edildi1
. Cemalzade ilk tahsilini Tahran’da
yaptıktan sonra 1908’de yurt dışına giderek
Beyrut’ta laik bir okula kaydoldu. Babasının
şehit edilmesi onda derin yaralar açtı. On yedi
yaşındayken terk ettiği İran’a, yaptığı kısa
seyahatler hariç, bir daha dönmedi. Orta
öğrenimini Lübnan’da Antora Koleji’nde
tamamladı. 1910 yılında Paris’e gitti. 1915’de
Paris’teki Dijon Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl aslen
İsviçreli olan ilk eşi Josefin ile evlendi.2
1915 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı
günlerde Berlin’e gitti. Burada İranlı
milliyetçilerinin kurdukları ve Seyyid Hasan-ı
Takîzade’nin başkanlığını yaptığı komiteye
katıldı. Bu komite Rusya ve İngiltere’nin İran
üzerindeki emellerine mani olmak için teşkil
edilmişti.3
Cemalzade bir ay sonra bu komitenin
görevlisi olarak Bağdat’a gitti. Birkaç ay
Bağdat’ta ve Kirmanşah’ta kaldı. Bağdat’ta
Restahiz gazetesini çıkardı.
4
Aynı zamanda
burada ünlü şair ve arif Haydar Han Emuoğlu ile
tanıştı.
1916’da Bağdat’tan Berlin’e geçti. İranlı göçmen
özgürlükçülere katıldı. 1917’de Stockholm’e
gitti. İranlı milliyetçilerin isteğini Stockholm
Barış Meclisi’nde ele aldı
5
. Berlin’e geri
dönünce yazarlığa el attı. Mezdek, İran ve Rus
Münasebetleri gibi araştırma yazılarını, asıl
hedeflerinden birisi İran’da Avrupa
medeniyetlerini tanıtmak olan ve Seyyid Hasan-ı
Takizade’nin kurmuş olduğu, Kâve gazetesinde
yayınladı. Bir ara 1927’de Berlin’de iken İlm u
Huner adında bir dergi çıkardıysa da bu derginin
1928 yılına kadar ancak yedi sayısı
yayınlanabilmiştir.6
Cemalzade ilk hikâyesi Fârsî Şeker Est‘i (Farsça
Şekerdir) Kâve gazetesinde neşretti.7
1922’de bu
hikâyeyi de içine alan toplam altı hikâyeyi Yekî
Bûd Yekî Nebûd (Bir varmış bir yokmuş) adlı tek
bir kitapta toplayıp Berlin’de yayınladı. Bu altı
hikâye Fârsî Şeker Est den başka Recul-i Siyâsî,
Dûstî-i Hâle Herse, Derd-i Dil-i Molla
Kurbanali, Bîle Dig Bîle Çoğonder ve Vîlânuddovle’dir.8
Bazı Avrupa dillerine tercüme edilen
bu kitap 1936 yılında B. N. Zakhoder’in
açıklamaları ve A. Bolotnikov’un mukaddimesiyle
birlikte Rusya’da yayınlandı.
9
Modern İran düzyazısının öncüsü kabul edilen
yazar bu eserle meşhur oldu. Yazar, konu, şekil
ve dilde getirdiği yeniliklerle, Fars dilinde
Avrupai anlamda ilk hikâyelerin örneklerini
verdi. Bu eserde, o devirdeki halkın yaşantısını
olduğu gibi aksettirirken halk deyimleri,
atasözleri ve argo tabirleri ile günlük konuşma
dilini kullandı. Ayrıca sosyal sorunları işlerken
hafiyyen hiciv ve iğnelemeler yaptı.
Cemalzade kitapta kullandığı halk deyimleri,
atasözleri ve argo tabirleri kitabın sonunda
sözlük halinde verdi. Bu sözlük yıllar sonra
genişletilerek Ferheng-i Lugât-i Âmiyane adıyla
İran’da basıldı (nşr. Dr. Cafer Mahcub, Tahran,
1962) 1
. Cemalzade’nin bu sözlüğü İran
edebiyatı için kıymetli bir sermayedir.2
Cemalzade’nin bu tarz bir üslup kullanması
birçok yazar tarafından tepkiyle karşılandı ve
yazar zevksizlikle suçlandı. Fakat onun
hikâyecilikte çığır açan bu eseri kendisinden
sonra gelen hikâye yazarı nesil için örnek oldu.3
Aynı zamanda bu kitaba yöneltilen eleştirilerin
eserin önsözünde savunmasını yaparken
Avrupalı yazarların da eserlerini günlük
konuşma diliyle yazdıklarını, hatta bilim
adamlarının da mümkün olduğu ölçüde bilimsel
çalışmalarını halkın anlayabileceği dille kaleme
aldığını söyler.
Seyyid Muhammed Ali Cemalzade bunu izleyen
yirmi yıl boyunca edebiyatla uğraşmadı. Kave
gazetesi kapatıldı ve arkadaşı Takizade İran’a
geri döndü. Cemalzade biraz sıkıntılı günler
geçirdikten sonra Berlin’deki İran elçiliğinde
görev yapan tanıdıklarından biri onu aradı.
Elçilikte Almancayı iyi bilen ayrıca İran’ın
kültürünü, sosyal yapısını, gelenek ve
göreneklerini de iyi bilen birisine ihtiyaçları
olduğunu söyledi. Cemalzade onlara göre bu iş
için en uygun kişiydi. Böylece kültür ataşeliği ve
öğrenci müşavirliği görevine başladı. Her ne
kadar görevi bu ise de elçiliğin diğer idareleri de
sorumluluğu altındaydı. Ama bir süre sonra bu
görevden istifa etti.4
Birkaç ay sonra
Cenevre’deki Uluslararası Çalışma Bürosu’nda
iş buldu (1931). Ömrünün sonuna kadar burada
yaşadı. Bu görevde kaldığı yirmi beş yıl içinde
ara sıra İran’ı ziyaret etti. Bu arada Cenevre
Üniversitesi’nde Farsça öğretti. Yapıtlarından
çoğunu II. Dünya Savaşı (1939) döneminde ve
sonrasında yazdı.
5
Bir dönem Hacc’a gitti.6

1 A.g.e. , s.153 2
Muhammed’i İsti’lâmî, Modern İran Edebiyatına Giriş,
çev. Mehmet Kanar, Çantay, İstanbul, s.109 3
Mehmet Kanar, a.g.e. , s. 149 4
Dr. Muhammed Ali Humâyûn, Derbâre-i Cemâlzâde u
Cemâlzâde Şinâsî, Kâtûziyân, Tahran, 1382 h.ş/2003, s.23 5 Ana Britannica, c.5, s.467 6
Dr. Muhammed Ali Humâyûn, a.g.e. , s.14
Cemalzade ne zaman İran’a gitse zamanının
büyük bir kısmını kendisini ağabey olarak bilen
Sadık Hidayet’le geçirirdi. Cemalzade Hidayet’e
iş bulmak için birkaç defa onu kendi
tanıdıklarıyla tanıştırdı ve müsbet sonuçlar aldı.
Sadık Hidayet eseri Bûf-i Kûr’un (Kör Baykuş)
otuz kırk sayfasını Cemalzade’ye yolladı ve O da
bu eseri Avrupa’da yayınladı.
7
Cemalzade çalışkan, cömert, mütevazı,
misafirperver ve yardımsever bir insandı.
Cemalzade ve Berlin’de evlendiği ikinci eşi İgi
Cenevre’ye yerleştikten sonra kendilerini
ziyarete gelen arkadaşlarını büyük bir
misafirperverlikle karşılarlardı. İgi Alman
asıllıydı. Fransızca, İngilizce ve aynı zamanda
Farsça biliyordu.8
Bir ara yazdığı Halikât-i Mâ İranîyân adlı iki
kültürün mukayesesini yaptığı kitabıyla başı
derde girdi. İran kültür bakanı onu hainlikle
suçlayarak yargılanıp idam edilmesini istedi.9
Seksen küsur yaşlarındayken yerinden
kalkamayacak kadar ağır bir hastalık geçiren
Cemalzade eşi İgi’nin ona çok iyi bakması
sayesinde toparlandı. Ama daha sonra İgi
Parkinson hastalığına yakalandı ve hastalık hızla
ilerleyerek İgi’yi komalık etti. Bu sefer
Cemalzade, kendisi de yaşlı olmasına rağmen,
her gün hastaneye gidip komada olan eşinin
başında bekledi. Ama Seyyid Muhammed Ali
Cemalzade elli yedi yıllık hayat arkadaşını
kaybetti.10 Yalnız kalan Cemalzade çocuğu
olmadığı için ömrünün geri kalanını köpeğiyle
geçirdi. Eşinin ölümünden sekiz sene sonra
1996’da yüz beş yaşında vefat etti.
Gönüllü bir sürgün olan Cemalzade hayatı
boyunca İran’la arasına kalın bir duvar örmesine
rağmen hiçbir zaman ülkesini unutmadı ve
ülkesine duyduğu özlem eserlerine yansıdı.
B. Eserleri ve Edebi Üslubu
Seyyid Muhammed Ali Cemalzade bilinçli bir
girişim ve yönelişle Avrupaî öykü tekniklerinden
ayrıca klasik İran öykücülüğü geleneklerinden
yararlanarak ilk Farsça kısa öyküleri meydana
getirdi. Onun Yekî Bûd Yekî Nebûd (1921) adlı
ilk öykü mecmuası gerçekçi İran edebiyatının
başlangıcı olarak kabul edilmiştir.11 Bu kitap

7 A.g.e. , s.27,28 8 A.g.e. , s.26,32 9 A.g.e. , s.14 10 A.g.e. , s.34 11 Hasan Mir-i Abidini, İran Öykü ve Romanının Yüz Yılı,
çev. Hicabi Kırlangıç, Nüsha, Ankara, 2002, c.1, s.59
daha önce de geçtiği gibi altı öyküden oluşup
1914-1921 yılları arasında yazıldı.
Yazar okuyucuyu sıkmayan sade ve akıcı bir
nesirle kahramanların hepsinin tasvirini yapar.
Amiyane kelimeleri kullanırken çoğu zaman
aşırıya kaçar. Eserlerinde dini terimler, İslami
inanç ve rivayetlerle karışmış olan bir nesir
görülür.1
Olayları ve kişileri betimlerken öğretici
açıklamalar ve yorumlar yapar. Öykülerin genel
konusu yoksulluk ve baskıdır. Delikanlılığından
itibaren Avrupa’da yaşamış olduğu halde, İran
kültürüne egemen olan geleneksel ataerkil
kimliğin korunmasına özen gösterir.
Bu kitabın ilk hikayesi Fârsî Şeker Est çok
meşhur olmuştur. Meşrutiyet dönemi
hikayelerinde olduğu gibi, yazar Avrupa’dan
gelir. Yazdığı bir dilekçedeki eleştiri yüzünden
hapse düşer. Orada, okur yazarlığı olmayan
kahveci çırağı Ramazan, Avrupai bir beyefendi
ile bir de şeyh hazretleriyle tanışır.
2
Öyküde
geçen karakterler konuşma tarzlarıyla
karakterleri pekiştirirler. Ramazan cahil biri
olduğu için Avrupalının da şeyhin de
konuşmalarının çoğunu anlamaz. Yazar sonunda
Ramazan’ın yanına giderek onunla
anlayabileceği dilden konuşur. Burada Avrupai
beyefendi yenilikçi, şeyh de gelenekçi insanların
temsilcisi sayılabilir. Cemalzade bir yandan
gelenekçileri eleştirirken, bir yandan batı hayranı
yenilikçilerle alay eder. Kendisi de öyküdeki
yazarın tarafını tutar.3
İkinci öykü Recul-i Siyâsî (Siyasi Adam)’de,
sıradan kimselerin yüksek siyasi mevkilere
yükselmesi ve rüşvetçilik şaka yoluyla
hicvedilir.4
Üçüncü öykü Dûstî-i Hâle Herse kitaptaki en
biçimli öyküdür. Öyküyü anlatan Kirmanşah
seferinde bir gençle tanışır. Bu yaralı Rus Kazak
genci karlar altından çıkarıp mutlak bir ölümden
kurtarır. Ancak Kazak, paraya tamah ederek
Kazakların grubuna ulaştığında genci öldürtür.5
Bu öyküde Rus gencin namertliğinin tasviri
yapılır.
Dördüncü öykü Derd-i Dil-i Molla Kurbanali’de
(Molla Kurban Ali’nin Gönül Derdi) okuryazar
olmayan Molla Kurban Ali’nin hasta bir kıza
olan aşkını konu alır. Molla’nın kız ölünce

1
Muhammed’i İsti’lâmî, a.g.e. , s.106 2
Hasan Mir-i Abidini, a.g.e. , c. 1, s.60 3 A.g.e. , c. 1, s.60 4
Mehmet Kanar, a.g.e. , s.152 5
Hasan Mir-i Abidini, a.g.e. , c. 1, s.61
camide Kuran okunurken birden dayanamayarak
kızı öpmesi, dövülüp hapse düşmesine yol açar.
Beşinci öykü Bîle Dig Bîle Çoğonder (Böyle
Kazana Böyle Pancar/Böyle başa böyle tarak)
İran toplumunun geri kalmışlığı ve geri kalmış
muhitlerde yetişen insanların özellikleri dile
getirilir.6
Hikayeyi anlatan, Avrupa’da bir
hamama gider ve bir zamanlar müsteşar olarak
İran’a gitmiş ve büyük itibara sahip olmuş bir
tellakla sohbete koyulur.
Son hikaye Vîlânud-dovle’dir. İran’da her yerde
kolayca yetişen arsız bir bitkinin adıdır.7
Öykünün konusundaki karakter aynı bu bitki gibi
nerde akşam orda sabah yaşayıp giden biridir.
Ünlü Rus yazarı Gogol’un Şinel (Palto) adlı
eserindeki karakterle Vîlânud-dovle epey
örtüşür.8
Yekî Bûd Yekî Nebûd ‘da gramer sürçmeleri göze
çarpar. Bazen de okuyucunun, ilk cümlenin
cevabını alması için ardı ardına birkaç cümleyi
birden okuması gerekir. İsm-i mefulleri fiil
yerine kullanması Cemalzade’nin yazılarında
çok görülür. Bu hatalar onun eserlerinde zamanla
azalmıştır.9
Cemalzade Yekî Bûd Yekî Nebûd’dan sonra daha
mükemmel bir edebi biçime ulaşamayıp daha
etraflı formlar ve konular yaratamayınca kendi
kendini tekrar eder, önceden geçilmiş yollardan
yürür. Sorunlara yeni bir bakış açısıyla bakamaz.
İran’dan uzak kalması yazarın çocukluk
döneminin atmosferinde dolaşmasına yol açar.
Bu eserden sonra yazarlık tarzını değiştirmez.
Hep aynı konuları kullanır, yeniliğe gereksinim
duymaz. Doğrusu kendisini bunun için mecbur
hissetmez. Hayatın zevklerine ve lezzetlerine
dalar. Diğer eserleri Yekî Bûd Yekî Nebûd gibi
büyük yankı uyandırarak, birkaç baskı birden
yapmaz.
Cemalzade’nin bir başka hikaye kitabı Dârul
Mecânîn (Tımarhane) (Tahran 1941) dir.
Hikayeyi anlatan Mahmud satın aldığı eski
kitaplar arasında, asıl öyküyü oluşturacak bazı el
yazısı notlar bulur. Sevgilisinden ayrı olmanın
üzüntüsü içinde, kendisini kaybederek akıl
hastanesine yatar. Orada Hidayetali Han ile
tanışır.10 Aslında Cemalzade’nin Hidayetali Han
diye yarattığı karakter Sadık Hidayet’in ta
kendisidir.

6
Mehmet Kanar, a.g.e. , s.152 7
Yahya Aryenpur, a.g.e. , s.283 8 A.g.e. , s.283 9
Muhammed’i İsti’lâmî, a.g.e. , s.107 10 Hasan Mir-i Abidini, a.g.e. , c. 1, s. 119
Mahmud, mösyö adıyla tanınan Hidayetali Han
ile konuşunca, onun perişan düşünceleri ve
vehimleri olan, cinneti müjdeleyen ve yayan biri
olduğunu anlar. Ona hayran kalarak kendisini
Hidayet’in sayılı ve içten dostları arasında sayar.
Daha sonra Mahmud amcasının ölüm haberini
alınca akıl hastanesinden çıkmak ister. Ama
doktorlar buna müsaade etmezler. Bunun üzerine
sesini duyurabilmek için hastaneden dışarı
mektup yollar.1
Diğer bir kitap Kolteşen-i Dîvân (Tahran, 1946),
meşrutiyetçi Hacı Şeyh’in mutsuzluğunun
öyküsüdür. Olaylar Kaçar döneminin sonlarında
geçer. Öykünün iyi adamı Hacı Şeyh,
fırsatçıların gerçek devrimcilerin yerini aldığı,
siyasi olaylara çıkarcı gazetelerin yön verdiği bir
zamanda yalnızlık köşesine çekilmiş şerefli bir
meşrutiyetçidir. Ancak Kolteşen, Hacı Şeyh’in
maddi ihtiyaçlarından yaralanarak onun adını
kirletir. I. Dünya savaşının kıtlık zamanında, iş
ortağı olmak unvanıyla onu karaborsacılığa
zorlayarak adını kötüye çıkarır. Hacı Şeyh de
üzüntü içinde ölür. Kolteşen’de üçkağıtlarına
devam ederek halkı gözünü boyamak uğruna her
şeyi yapar. Öldüğünde büyük törenlerle toprağa
verilir.2
Cemalzade, Râh-i Âb-nâme (Su Yolu Mektubu)
(Tahran, 1947) adlı öyküde, gelenekle
modernitenin çatışmasını işler. Kız kardeşinin
düğünü için gelen üniversite öğrencisi reform
düşüncesine kapılır. Su yolunu tamir etmeye
başlasınlar diye yöre halkını bir araya getirir.
Öyküdeki karakterler Şeyh hazretleri, Han’ın
karısı, Vecihu’l-mille, Şatır Bey, Hekimbaşı
birer birer betimlenir. Her birinin kendine has
sözcükleri ve konuşma şiveleri vardır. Yazar
zamanla geri kalmış, cahil bırakılmış bir
toplumun gelenek, görenek ve psikolojisini
hicveder. Üniversite öğrencisi anlatıcı yöre halkı
tarafından su yolunu tamir etmekle görevlendirir.
Mühendis, mimar, adliye vekili gibi adamlar onu
bir şekilde kandırır. Bu olaylar üzerine hemen
Avrupa’ya dönmeye karar verir. Ancak
komşuların hiç biri payına düşen borcu ödemeye
yanaşmaz. Parasız kalan anlatıcı geri dönemez,
çaresizce vakıflar dairesinde bir iş bulur ve orada
kalır.3
Râh-i Âb-nâme’nin kahramanı, baştan sona hile
hurdayla dolu bir çevrede başarısızlığa uğrayan

1 A.g.e. , s. 119 2 A.g.e. , s. 119,120 3 A.g.e. , s. 120
temiz kalpli bir adamdır. Öykü, İranlıların bütün
olumsuz sıfatlarının bir tablosudur.
Râh-i Âb-nâme’nin içinde yer alan Âteş-i Zîr-i
Hâkister (Külün Altındaki Ateş) , İlçi ve Kayser
(Elçi ve Kayser) , Bârgâh-i Şahâne (Padişahın
Huzuru) , Sâlih u Tâlih (Bahtlı Bahtsız) , Pîşvâ
(Önder) ve Hâne be Dûş (Evi Sırtında) gibi
hikayelerde genel ahlak anlayışı hicvedilerek
zenginlerin ve toplumu ıslah edenlerin ikiyüzlü
iyilikleri üzerindeki perde kaldırılır.
4
Râh-i Âb-nâme Cemalzade’nin iyi
öykülerindendir ve onun eserlerinin hepsinde
bulunan temaları özlü bir şekilde içinde
barındırır.
Kohne vu Nov (Eski ve Yeni) (Tahran, 1959)
kitabının Nemek-i Gendîde (Kokuşmuş Tuz) adlı
hikâyesinde toplumun durumunu düzeltmeye
karar veren bir grup aydından bahsedilir. Ancak
iş eyleme dökülünce önce kendilerini
düzeltmeleri gerektiğine karar verirler.
Bir başka hikaye Sevâb u Gonâh (Sevap ve
Günah)’da eğitimli yoksul bir genç zengin bir
hacıyı öldürür ve vicdan azabına yakalanır.
Zengin olmayanlara ekmek verenler işte bu
zengin adamlardır. Gerçek yargıç Tanrı’dır; hiç
kimse başkalarının iyiliğinden ve kötülüğünden
sorumlu değildir.5
Ser u Teh-i Yek Kirbâs (Altı üstü bir Elbise) (2
cilt, Tahran, 1956) bu eser yazarın çocukluk
serüvenidir. Olayların meydanı İsfahan
olduğundan, eseri İsfahâhan-nâme diye de
adlandırmak mümkündür. Anlatıcı otuz beş yıl
sonra İsfahan’a dönmüştür. Dünyayı dolaşmak
kendisine mutsuzluktan ve perişanlıktan başka
bir şey getirmemiştir. Şimdi de Zâyenrûd’un
kıyısına oturmuş, hızla geçip giden ömrünü
gözden geçirmektedir.6
Bu kitap İsfahan tüm ayrıntılarını okuyucusuna
verir. Yazar okuyucuyu İsfahan’ın
mahallelerinde dolaştırır ve şehrin turistik
yerlerine götürür. Bir yandan da ömrünü
bağnazlar ve yöneticilerle mücadele içinde
geçirmiş meşrutiyet taraftarı olan babasının
hayatını tasvir eder, meşrutiyet dönemi siyasi ve
toplumsal durumu açıklar.
Telh u Şîrîn (Acı ve Tatlı) (Tahran, 1955) adlı
öykü kitabında konuların çoğunu “geçmişe
saygı” oluşturur. Yek Rûz der Rustemâbâd
(Rustemâbâd’da Bir Gün) bu öyküde, halktan bir
adamla sohbete koyulan yazar, köylerin cennet

4 A.g.e. , s. 121 5 A.g.e. , s.122 6 A.g.e. , s.123
lduğu, aydınların saatlerce tartışarak
söyleyemedikleri şeyi köylülerin bir tek
atasözüyle söyledikleri sonucuna varır. Derviş-i
Mûmî adlı, kitabın bir başka öyküsünde eğitimli
kimselerin ruhsal kuşkuları ve azablarıyla
cahillerin huzuru karşılaştırılır.
1
Gayr ez Hodâ Hîçkes Nebud (Allah’tan Başka
Hiç Kimse Yoktu) (Tahran, 1951) bu kitabın
içinde geçen öykülerde Do Âteşe ve Mirza
Hattât gibi gelenekle modernitenin mücadelesi
konu alınır ve yazar modernistlerin tarafındadır.
2
Sahra-i Mahşer (Mahşer Meydanı) (Tahran,
1944) bu uzun öyküde yazar hadislerden ve
klasik şiirlerden yararlanarak kıyamet günüde
uyanmış olan bir ölünün gözüyle, kıyamet
gününün kargaşasını, cennetliklerle
cehennemliklerin durumunu tasvir eder, sadece
görünüşte doğru olan ikiyüzlüleri eleştirir ve
kınar.3
Bu eserde okuyucunun anlamı
kavrayabilmesi için hadislere ve Kuran
ayetlerine aşina olması gerekir. Eğer Arapça ve
İslami bilgilerde yeteri kadar bilgisi yoksa
anlamakta güçlük çeker.4
Emû Huseynalî, Şâhkâr (Huseynali Amca,
Şaheser) (Tahran, 1958) iki cilt olup ikinci cildi
olan Şâhkâr kalem ehlinin durumu ve “ebediyet”
kavramı konusunda bir düşünme eylemidir. Bu
kitap, ilk İranlı kısa öykü mecmuasının
macerasını uzun bir öykü içinde anlatması
bakımından ilginç sayılır.5
Yıllar sonra yurduna dönmüş olan yazar, bir
kokteyle katılır. Konukların yeme içmedeki
hırslarını ve açgözlülüklerini tasvir eder.
İranlıların şiire ve şaire düşkünlüklerini alaya
alır. Cemalzade bu öyküsünde her zamanki
tiplerinden oluşan bir meclis kurar ve aralarında
her tipin kendine özgü şivesiyle meramını
anlattığı bir tartışma yaratır ve tartışmaları kendi
ahlaki, eğitici, amaçlarına ulaşmak için kendi
istediği yöne kaydırır. Tartışma sırasında,
dostları ona neden yıllardan beri bir kitap
çıkarmadığını sorarlar. Cemalzade onlara
cevabını “Ru’yâ” başlıklı ikinci bölümde verir.
Anlatıcı uykuya dalar ve rüyasında kendisini
huzur içinde göreceğine, toplumdan elini eteğini
çekmiş, gamlı bir halde başkalarının
mutluluklarını anlatırken görür.6
Eser böyle
düşün içinde düş şeklinde devam eder. En

1 A.g.e. , s.121,122 2 A.g.e. , s.122 3 A.g.e. , s.123 4
Muhammed’i İsti’lâmî, a.g.e. , s.106 5
Hasan Mir-i Abidini, a.g.e. , c. 1, s.124 6 A.g.e. , s.125
sonunda uyanıp Huseynali Amca adında, tabiatla
haşır neşir olan ve onun sırlarını bilen yaşlı bir
adamla tanışır. Kendisini sahte zahitlikten ve
yapmacık kutsallıktan kurtarmış, sadece köylü
hayatını tercih etmiş olan bu yaşlı adam ona
macerasını anlatır.
Bu eser Cemalzade’nin sahte dindarların
hayatındaki gelenekler, görenekler, sözcükler ve
deyimlerin betimlenişi bakımından en başarılı
eserlerindendir.
Kıssahâ-yi Kûtâh Berây-i Beççehâ-yi Rîşdâr
(Sakallı Çocuklara Kısa Hikâyeler) (1394 h.k.
/1974) kitabındaki Arûsî Dârîm (Düğünümüz
Var), Sakat-furûş (Sakatatçı) ve Pîr-i Kavm
(Kavmin Ulusu) öykülerde, okuyucu, atalarının
kendileri için hazırladıkları ortak kaderi kabul
etmeye davet edilir.7
Asmân u Rîsmân (Gökyüzü ve İp) (Tahran,
1964) adlı kitabın Şûrâbâd öyküsünde
Cemalzade genel olarak İranlı köylülerin
felaketlerini konu alır. Öyküde aydınların
hicviyle egemenlerin eleştirisi birbirine karışır.
Bir grup okumuş, köylülere okuma yazma
öğretmek için Şûrâbâd’a giderler. Kaza ve
kadere inanan, yoksul, yağmalanmış, ot ve fare
yiyen bir halkla karşılaşırlar. Onlar tüzük ve
söylev değil su ve ekmek istemektedirler, gelen
heyete saldırarak onları köyden kovarlar.8 Asmân
u Rîsmân’ın başka bir öyküsü Murekkeb-i Mahv
(Silgi Mürekkebi)’da yazarların isimleri
üzerlerine silgi mürekkebiyle iptal çizgisi
çizilmektedir.9
Dâstân-i Kebâb-i Gâz (Kaz Kebabı Hikayesi)
“kendim ettim kendim buldum” şeklindeki
mutlak hikmet esas alınarak yazılmıştır 10. Bu
eserin Hintçe tercümesi 1955 yılında Kahani
dergisinde basılmıştır.11
Cemalzade bu kitaplarından başka Birinci Dünya
Savaşı yıllarında İran’ın iktisadi durumunu
yazdığı Genc-i Şâyegân ya da Ovzâ-i İktisâdî-i
İrân (İran’ın Ekonomik Durumu) Almanca’ya
çevrilerek 1956’da Berlin’de basılmıştır.
Bunlardan başka Azâdî ve Haysiyet-i İnsânî
(Özgürlük ve İnsan Onuru) (Tahran, 1959),
Ma’sûme-i Şirâzî (Şirazlı Masumeler) (Tahran,
1954), Keşkûl-i Cemâlî, Hezâr Bîşe (Tahran,
1937), Hâk u Adem, Zemîn u Erbâb-ı Dihkân12,

7 A.g.e. , s.122 8 A.g.e. , s.122 9 A.g.e. , s.125 10 A.g.e. , s.118 11 Mehmet Kanar, a.g.e. , s.153 12 A.g.e. , s.153
Kıssa-yi Mâ be Ser Resîd (Hikayemiz Sona Erdi)
(1978)1
gibi hikaye kitapları da vardır.
Cemalzade’nin tercümeleri de onun çalışmaları
arasında yer alır. Alman yazarı Schiller’den
Willhelm Tell piyesi ve Don Carlos’u Farsçaya
çevirmiştir. Fransız Bernarden de Saint Pierre’in
ünlü eserini de Kahvehâne-yi Sûrât adıyla
Farsçaya çevirmiştir. Bu kitap çeşitli dinler
hakkında birbiriyle konuşan, sonunda bütün ilahi
dinlerde amacın bir olduğu, ancak hareket
tarzları ve bir takım törenlerin farklı olduğu
sonucunda birleşen bir topluluğun serüvenidir.2
Tercümeleri arasında bunlardan başka İbsen’den
Duşmen-i Millet, Molier’den Hasis (Tahran,
1957) ve Fenelon’dan Sergozeşt-i Beşer (Tahran,
1955) eserleri sayılabilir.
Cemalzade’yi diğer İran roman ve
hikayecilerden ayıran en önemli özellik, eski
edebiyatı iyi bilmesi ve İslami bilgilerinin çok
olmasıdır.
Seyyid Muhammed Ali Cemalzade, genel olarak
bütün eserlerinde temiz kalpli bir insanın
gelenekle mücadele ederken hayal kırıklıklarına
uğraması temasını tekdüze bir şekilde işler. Yazı
dilini halk diline yaklaştırarak halkla yakın bir
bağ kurmak isterken sonraki öykülerinde bu
idealine bağlı kalmayı başaramaz ve kullandığı
süslemelerle ilk hedefinden uzaklaşır.
Cemalzade zaman zaman söz oyunları yapar,
çoğu zaman ana metnin dışına çıkar.
Cemalzade’nin üslubu daha önceleri Hacı
Zeynü’l Abidin-i Merâga’i ‘nin Seyahatnâme-i
İbrahim Beg ve Ali Ekber Dihhoda’nın Çerend u
Perend’lerindeki üslubundan daha sağlam olup,
hikayelerinde Türkçe ve yabancı kelimeler
bulunur.3
Yeni edebiyatın piri Cemalzade’den sonra İran
hikayeciliği kendine bir yol bulmuş, Sadık
Hidayet, Bozorg-i Alevî, Sadık-ı Çûbek, Celal
Âl-i Ahmed, Muhammed-i Hicazî gibi yazarlar
onun izinden yürümüşlerdir.
O, yenilikçi olmaya kararlı ama aynı zamanda
yoğun olarak geçmişe dalmış; batının büyüsüne
kapılmış ama bütün varlığıyla doğulu,
demokratik ölçülerle baktığı topluma karşı
eleştirici ama o topluma gönül bağlamış bir
yazardır.

1 A.g.e. , s.126 2
Muhammed’i İsti’lâmî, a.g.e. , s.109 3
Mehmet Kanar, a.g.e. , s.149
Kaynakça
• Mehmet Kanar, Çağdaş İran
Edebiyatının Doğuşu ve Gelişmesi, İletişim
Yayınları, İstanbul, 1999.
• Yahya Aryenpur, Ez Sabâ tâ Nîmâ,
Tahran, 1351 h.ş. /1972, c. 2.
• Muhammed Cafer Yâhekî, Çûn Sebûyi
Teşne (Târîh-i Edebiyât-i Mu’âsır-ı Fârsî), Nil,
Tahran, 1374 h.ş./1995.
• Muhammed’i İsti’lâmî, Modern İran
Edebiyatına Giriş, çev. Mehmet Kanar, Çantay,
İstanbul.
• Dr. Muhammed Ali Humâyûn, Der bârei
Cemâlzâde u Cemâlzâde Şinâsî, Kâtûziyân,
Tahran, 1382 h.ş/2003.
• Ana Britannica, c.5, s.467.
• Hasan Mir-i Abidini, İran Öykü ve
Romanının Yüz Yılı, çev. Hicabi Kırlangıç,
Nüsha, Ankara, 2002, c.1.

No comments yet

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Sponsorlu bağlantılar